Atatürk’ün sofrasından leblebi çalan çocuk: Hanri Benazus

Türk yazar, iş insanı, koleksiyoncu Hanri Benazus, 94 yaşında hayatını kaybetti. Ömrünü Atatürk’ü ve onun hayalindeki Cumhuriyeti anlatmaya adayan Benazus, oluşturduğu 20 binden fazla parçadan oluşan Atatürk fotoğrafları koleksiyonu ile tüm dünyayı dolaştı.

bodrumgundem.com sitesinde yayınlanan söyleşide ise Hanri Benazus, yaşamını kendisi anlattı.

Söyleşi şu şekilde:

Değerli eğitimci Hülya Kocadon, bir gün heyecanla beni aradı. Hemen konuya girdi, başladı anlatmaya;

-“Atatürk’ün leblebilerini yürüten çocuğu biliyor musun? İzmir’de onunla tanıştım ve Bodrum’a davet ettim. O’da bu daveti kırmadı. Arşivindeki binlercesinin arasından seçtiği yüzden fazla Atatürk fotoğrafını sergilemek ve kitaplarını imzalamak üzere Bodrum’a geliyor. Düşündüm de BG Dergi içeriğine çok uygun bir isim Hanri Benazus. Acaba bir söyleşi yapmak ister misin?” diye sorunca, bu sefer onun heyecanı bana geçti.

-“Sorulur mu? Allah derim. Böyle bir şansı kaçırır mıyım? diye yanıt verdim…

İşte Hanri Benazus ile söyleşi şansını böyle yakaladım. Bodrum Heredot Kültür Merkezinde, Hülya Kocadon ve CHP Gençlik Kollarının emekleri ile sergi hazırlandı. Ben de bir çok kişi gibi ben de merakla ve heyecanla gittim. Kitaplarının bulunduğu standın arkasında hem kitaplarını imzalıyor, hem de kitaplarını imzalatanlarla sohbet ediyor, Atatürk’ü anlatıyor.

Yanaştım yanına, ‘merhaba’ dedim, kendimi tanıttım ve elimi uzattım. Elimi adeta bir aslanpençesi gibi kavradı. O an sanki Atatürk’e dokunuyordum. Düşünebiliyor musunuz belki de Atatürk ile sohbet etmiş son kişiydi Hanri Benazus. Sanki yıllar öncesinden tanışıyormuşuz gibi, çok samimi, çok içten konuşuyordu. Etkinliğin ardından söyleşimizi yapmak üzere sözleştik.

Gerçekten Mustafa Kemal Atatürk’ü görüp konuşan, hatta leblebilerini yürüten çocuk ile bir söyleşi yapmak rüya gibi. Üstelik BG Dergi’ye çok yakışan bir söyleşi oldu.

Önce “Ne mutlu Türküm diyene…” özdeyişi ne anlama geliyor? Onu konuşalım. Ki birileri bu adamın kökeni ne diye sormasın. Değil mi?

-“Bu soruyu, Atatürk’ün vermediği bir cevapla açıklığa kavuşturayım. Birileri saatlerce konuşuyor, mitingler yetmiyor, televizyonlarda konuşuyor ve hiç kimse hala bir şey anlamıyor. Ama Atatürk öyle bir dehaki, bazen hiçbir şey konuşmadan da çok şey anlatırmış. Mustafa Kemal Atatürk ile karşılaşmamızda ‘Senin adın ne çocuk?’ diye sordu. Ben de ‘Hanri…’ diye cevap verdim. Bana ‘Niye Ahmet, Mehmet, Mustafa değil’ diye sormadı. ‘Nerelisin? Nereden geldin? Dinin nedir? soyun sopun, kökenin nedir?’ diye de sormadı. İşte ben o gün, bu nedenle Türk oldum. Sonra da kendimi asla bir azınlık olarak hissetmedim. İşte Hanri Benazus’un iflah olmaz Atatürk sevdası böyle başladı. Şimdi anlıyorum, Atatürk zaten kafasında oluşturmuş, sindirmiş ‘Ne mutlu Türküm diyene…’ cümlesini. İşte ben de o gün, bu gün bana ‘Kimsin? İtalyan mı? Yahudi mi?’ diye soranlara ‘Türküm’ diye cevap veriyorum…”

Adınızı değiştirmeyi düşündünüz mü?

“Asla düşünmedim. Üstelik çok kolay bir şeydi bu. Şimdi çok daha kolay. Git nüfus idaresine Ahmet diye gir, Mustafa diye çık. Bu kadar basit. Ben bunu yapamazdım ama. Çünkü o zaman Atatürk’e ihanet etmiş olurdum…”

Değerli okurlarım; Sizce bir şey söylemeye, bir açıklamaya gerek var mı? Bence yok. Kısa ve öz, bu konu burada kapanmıştır.

Hanri Benazus’un İzmir’deki kökleri yaklaşık 500 yıla uzanıyor. Birçok kişiden daha çok İzmirli ve Türk. Varlıklı bir ailenin mi çocuğuydunuz?

“Hayır. Tam aksine yoksul bir ailenin çocuğuydum. Liseden sonra Üniversiteye, paramız olmadığı için 15 gün devam edebildim. Amcam okutacaktı. İstanbul’a gittim. Tıbbiye’ye kaydoldum. Doktor olmak istiyordum. Kaydımı yaptırdım, amcamı aradım. Dediler; ‘Amcan Milano’ya taşındı…’ 15 gün kadar devam ettim okula, ama sonra kös kös dönmek zorunda kaldım. Param bitmişti ve beş parasız Tıbbiye okumam imkansızdı…”

Babanız ne iş yapardı?

“Katiplik yapardı, orada burada. İş bulabilirse eğer. Bir tüccarın, ya da biraz büyükçe bir esnafın yanında hesap kitaplarını tutardı. Mesela bizim Ortaklar’da İncir Kooperatifinin katipliğini yapardı. Muhasebeci bir nevi. Babamın adı İshak, annemin ismi ise Fortune…”

Anladığımız kadarı ile Hanri Benazus zor bir çocukluk dönemi yaşamış. Anlatabilir misiniz? Böylelikle o yılların Türkiye’sinin de bir fotoğrafı canlanabilir gözümüzde…

“Yoksul bir aileydik, ama o zamanlar herkes yoksuldu. Zenginlik pek yoktu. Zengin insanları İzmir’e taşındıktan sonra gördüm ben. İzmir’de bazı insanların daha rahat yaşadıklarını, evlerinde daha çok eşya olduğunu, bizden daha farklı yemekler yediklerini gördüm. Annem bir tencere kuru fasulye pişirirdi, beş gün yerdik. Bulgur yerdik. Ben 11 yaşlarındaydım İzmir’e taşındığımızda…”

Atatürk ile karşılaşmanızı anlatır mısınız?

(Gözleri dalıp gidiyor bir an ama sonra heyecanla anlatmaya başlıyor. Sanki o anı tekrar yaşıyor. Kim bilir kaç kere anlatmıştır bu anısını. Biliyorum, inanıyorum ömrü yettiğince bıkmadan, usanmadan her yerde anlatmaya devam edecek bu anısını…)

“Atatürk 9 Ekim 1937 Cumartesi günü, Nazilli Basma Fabrikası’nın açılışını yaptıktan sonra Ege askeri manevralarını izlemek üzere Aydın’ın Ortaklar beldesine geldi. Ortaklar o zamanlar 40 hanelik küçük bir köydü. Ben 7 yıl, 7 aylık bir çocuktum. Köyün incir kooperatifinde kâtiplik yapan babam da karşılama heyetindeydi. Doğrusunu söylemek gerekirse, babamın eteğine yapışıp karşılamaya gittiğim o günün, yaşamımın dönüm noktası olacağını bilemezdim. Atatürk’ün treni istasyona yanaştı. Perona çıktığında etrafını köylüler sarınca da, onlara hitap etmeye başladı. Ne bir koruma, ne zabit. İşte tam o an babamın elinden kaçıp, Atatürk’ün eline yapıştığımı hatırlıyorum. Elimi bırakmadı ve beni alıp kompartımanına götürdü. Ortada bir masa vardı ve onun karşısına oturdum. Rakısını, beyaz leblebisini getirdiler. O, kalktı kompartımanın camından rakısını köylülerin şerefine kaldırdı. Ben bir taraftan O’nu hayran hayran seyrederken, bir taraftan da tabaktaki büyük büyük beyaz leblebilerini yiyip bitirdim. Leblebi almak için döndü, bana baktı, gülümsedi. Hiçbir şey demeden yeniden leblebi istedi. Getirdiler. Ben o arkasını dönünce, bu sefer leblebileri gömleğimin içine koydum. Çünkü doymuştum. Döndüğünde yine gülümsedi, geldi başımı okşadı. Bir işaret ile yeniden leblebi getirdiler. Okulumu sordu, büyük bir heyecanla okulumu ve okul arkadaşlarımı anlattım. Çok memnun kalmıştı benim heyecanla okulumu anlatmamdan. Sanıyorum Atatürk ile bu kadar yakın olmuş, onunla konuşmuş bir tek ben kaldım dünyada. Bu nedenle kendimi çok şanslı hissediyorum. Şunu da belirteyim; 20’li yaşlarda neden böyle bir şey yaptım diye sorguladım kendimi. Yoksulduk ve biz leblebi bile bulamıyorduk. Sonra eve geldiğimde gömleğimdeki leblebileri kardeşlerimle paylaştım. Yoksulduk ama kimseye borcu olmayan, kimseye karşı gebe olmayan, onurlu bir millettik. Sonradan da ben bu anlattıklarımı, olurda çocuk aklıyla kendime göre yorumlamışımdır diye, siz Bodrumluların yakından tanıdığı, Profesör Şadan Gökovalı arkadaşımıza anlattım. Atatürk’ün nöbet defteri dedikleri ve kayıtlarını Cevdet Tolay’ın tuttuğu kayıtları açtı ve buldu. Aynen benim anlattığım şekilde kaydedilmiş…”

Peki o anın fotoğrafı var mı?

“Bak bunu sorman çok iyi oldu. O anın fotoğrafı maalesef yok. Sebebi de şu. Ben bu sebebi de Atatürk’ün fotoğrafçısı Cemal Işıksel’den öğrendim. Biliyorsunuzdur, Atatürk’ün sol gözüne Trablusgarp’ta şarapnel gelmişti. Diğer yandan ise gözleri de mavi olduğundan mıdır yüksek ışığa karşı hassasmış. O zamanlar flaş yok. Fotoğraf çekilirken Magnezyum çubukları yakılırmış. Gece fotoğraf çekmek için magnezyum lazım. Benim onunla karşılaşmam akşam vaktine denk geliyordu. O nedenle fotoğraf çekilemedi. Eğer bilmeyen yabancı veya yerli bir gazeteci bu şekilde fotoğraf çekerse, çok sinirlenirmiş. Farkındaysanız Atatürk’ün hiç gece fotoğrafı yoktur. Atatürk’ün eğer çok ışıklı değil ise kapalı alanda hiçbir fotoğrafı yok, hep açık alanda ve gündüz çekilmiştir fotoğrafları…”

Atatürk bu görüşmemizden yaklaşık bir yıl sonra ebediyete göçüyor. O günü yani 10 Kasım’ı şöyle anlatıyor Benazus;

“İzmir Karataş’taydık. Sabah on bir gibiydi sanırım. Şimdiki gibi radyo televizyon, telefon yok. Hemen son dakika haber alalım. İşte tam sıralarda bir feveran koptu, Atatürk öldü diye. Benim için yıkımdı o an. Çünkü ben Atatürk ile konuştuğum için, okulda benimle top oynamayan çocuklar bile top oynar olmuştu. Herkes bana ayrıcalıklı davranıyordu bu yüzden. Çocuk aklı işte, çok fena olmuşum. Çok ağlamışım. Mahalle de benden farksız. Çok iyi hatırlıyorum, hala gözümün önündedir o sahne; Bir balıkçı vardı. Her gün balığa çıkar. Gelince seleye balıkları koyar satar. Sonra şarap alır ve akşama kadar arkadaşları ile içerdi. İşte o sarhoş balıkçı seleyi bir tarafa atmış, balıkları başka bir tarafa, oturmuş hüngür hüngür ağlıyordu. Biraz ötede çöpçü, elinde çalı süpürgesi, dayanmış duvara hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Karakol vardı az ilerimizde. Polisler merdiven basamaklarına oturmuş ağlıyorlardı. Komiser şapkasını atmış yere bir şeyler söylüyordu ağlayarak. O gün ben ve herkes Atatürk’ün arkasından ağladık…”

İşte Atatürk’ün kıvırcık saçlı başını okşadığı ve karşılıklı konuştuğu, belki de son kişi olan Hanri Benazus, o dönemin yoksul bir çocuğuydu. Tıbbiyeyi bile parasızlık yüzünden okuyamamıştı üstelik. Daha sonraları ise iş dünyasına girişini ve Türkiye’nin en büyük şirketlerinden birisi olan YU-Pi’yi nasıl kurduğunun öyküsünü kendi anlatsın;

“İş dünyasına nasıl girdim? Ben aslında askerden geldikten sonra bir sigorta şirketine memur olarak girdim. 1952 yılında da Yıldız hanımla evlenmiştim. Üç çocuğumuz oldu. Biri Furtune annemin adı. İkincisi Keti oda benim anneannemin adı. Sonuncusu da Dorati. Onun adı ise hanımın annesinin adıydı. Zar zor geçiniyorum. İki, üç arkadaş bir iş daha yapalım dedik. Araştırdık, Türkiye’de ne yapılmıyor. Baktık tavukçuluk yapılmıyor. Bu konuda hiç kimse bir şey bilmiyorduk, arkadaşlarım da sigortacıydı. Damızlık tavuk yok. Eski köy tavukları var. Çok zorluklar yaşadık. İzin istedik damızlık getireceğiz diye. Anlayamıyorlardı, bir tavuğa bir dolar mı vereceksin? diye soruyorlardı. Yu-Pi’yi de 1959’da kurduk. Zor ve sıkıntılı yıllardı. 60 ihtilali oldu. Biraz durakladık haliyle. Ama sonra yeniden harekete geçtik…”

(Aslında iş yaşamı ve sonu ile ilgili çok şey konuşmak istemiyor…)

Çok iyi bir yaşamdan, bir anda sıradan bir yaşama düşmüşsünüz. Bu durum bir çok insanda travma yaratabilir. Siz nasıl baş ettiniz bu durumla ve içinizi en çok en çok ne acıttı?

“Benim özdeyişler üzerine birkaç kitabım var. Oradaki bir özdeyişi şiar edindim “İnsansa yapar…” Çok detaya girmeyeyim herkes kendine göre yorumlasın. Ben kafamda hiçbir tutmam. Gelmiş ve geçmiştir. 20 yıl yoga yaptım. Düşüncelerimi kontrol altına alabilmeyi öğrendim. İstediğimi düşünür, istemediğimi düşünmem. Bu bana çok şey kazandırdı diyebilirim…”

Peki başka bir konuya geçeceğim. Bu fotoğraf merakı nereden geliyor? Bu koleksiyon az emek ve az parayla olacak şey değil diye düşünüyorum…

“17 yaşımdaydım fotoğraf toplamaya başladığımda. Sadece iki fotoğraf için günübirlik Amerika’ya gittim. İşlerimiz çok iyiydi. Herşey yolundaydı yani anlayacağın. İyi para kazanıyordum. Bir gün Amerika’dan birisi aradı. Fotoğrafçıymış. ‘Bende iki fotoğraf var Atatürk’ün. Bunları satmak istiyorum…’ dedi. İçimden de ‘Bu adam beni dolandırmak istiyor…’ diye düşündüm. Amerika’da Atatürk’ün fotoğrafının işi ne? Ama yine de içime kurt düştü. O zamanlar Amerika’da, Koçmanların bir temsilcisi vardı Newyork’ta. Biz de onlarla çalışıyorduk. İthal ettiğimiz şeyleri, oradan gemiye yüklüyorlardı. Dedim ‘Git bir bak bakalım şuna, kimdir nedir, elinde gerçekten fotoğraf var mı?’ diye. Gidip baktı neticede. Meğer babası gazeteciymiş. 1921 Ekim ayında Türkiye’ye gelmiş. Atatürk ile röportaj yapmış. Kendi çekmiş bu iki fotoğrafı da. Negatif cam. Belki dünyada da ilk defa olmuştur, ben günü birlik Amerika’ya gittim geldim. İstediği paraya inanamazsınız, şimdi bende olsa bu para bir köşk alırdım. Ama helal olsun. Şimdi benim koleksiyonumda beş bin fotoğraf var. Her şeyi ile belli. Yani tasnif edilmiş. Nerede ve ne zaman çekilmiş hepsi belli. Bir de dört bin sekiz yüz fotoğraf daha var. Ama onların ne çekildiği yer, ne de tarihi belli değil. Bunun için özel bir çalışma gerekiyor. Zaman buldukça Atatürk’ün o gün giydiği kıyafet, yanındaki insanların kimliği ve kıyafeti. Ona benzer kıyafetler var mı? Bıyığı var mı diye bakıyorum. O şekilde tarihini ve yerini tespit etmeye çalışıyorum. Benim sıkıntım şu; Bu tek benim yapabileceğim bir şey değil. Şimdi Çankaya Köşkü’nü müze yapacaklarmış. Bana söylediler. Ben de elimden geleni yaparım dedim. İki senedir uğraşıyorum. Diğer yandan da bir Vakıf kurmaya uğraşıyorum. Ama kuramıyorum bir türlü. Yeni yasaya göre Bakanlar Kurulu Kararı olmadıkça Vakıf kurulamıyormuş. Kamuya yararlı Vakıf kararı vermiyorlar ve kâr garantisi istiyorlar. Ama ben hiçbir şeyi para ile yapmıyorum. Kimseye de para ile fotoğraf satmadım. Kimseden yapılan etkinlikler ve fotoğraf sergileri için, konferanslar içinde para almadım. Kendi içimde döndürüyorum ben bu işi. Kitaplarımdan kendi telif ücretimi alıyorum. Bilirsiniz yüzde 50-60’ı yayın evinin. Bana kalan kısmı da hasenata gidiyor. İsim vermeyeceğim ama. Sağ olsunlar Ahmet Necdet Sezer ve Yekta Güngör Özden destek vermeye çalıştılar ama olmadı. Dernek kuralım dedik içinden çıkamadık. İzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu kardeşimde destek vermek istedi. Lakin İzmir’de 5 bin fotoğrafı koyacak bina bulamadık. En sonunda kim sahip çıktı? Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen. Sanıyorum bir seneye kadar bina hazır olacak. Birde söylemeye utanıyorum ama Lozan Üniversitesi sahip çıktı…”

Kaç kitabınız var?

“Şu ana kadar 80 kitabım var. Belki 40 tanesi Atatürk ve Atatürk dönemine ait kitaplar. Ben tarihçi değilim, araştırmacıyım. Ben her yaptığımı belgesi ile yayınlıyorum…”

Son olarak; gençlere ne mesaj vereceksiniz?

“Hayatı olduğu gibi kabullensinler ve yaşasınlar. Ben geçmişimde çok paralar kazandığım, o refah düzeni içinde yılda 60 milyon dolar ihracat yapıyordum. Sanıyorum bu birilerini rahatsız etti. Eğer Soner Yalçın’ın yazdığı son kitaba bakarsan, beni dış güçler batırmışlar. Ben de bilmiyorum, beni kim batırdı. O dönem Suriye, Irak ve Suudi Arabistan’a ihracat yapıyordum. Büyük miktardaydı. Özal ile birlikte Irak’a, Saddam’ın sağ kolu ile görüşmeye gittik beraber. Takılmış paralar vardı. Bana ne kadar inanıyorsan, bu adama da o kadar inanacaksın demişti. Bir bölümünü kurtardık, Suriye’de ise çok paramız kaldı. Bir yerden zincir koptu ve iflas noktasına geldik. Ama israf anlamında çok hatalarım vardı. Büyük bir otelde bir yıl boyunca parası ödenmiş bir süitim vardı. Şimdi bakıyorum ne kadar gereksiz şeylermiş. O nedenle gençler, kazansınlar, ama har vurup harman savurmasınlar kazandıklarını…”

Geçmişte kadrosunda Ermeni ve Rum futbolcular da bulunduran Altay, İttihat ve Terakki yönetimi tarafından kurulmuştu ve İzmir’de Türk milliyetçiliğinin de sporda filizlenmesine de kaynaklık etmişti. İşte bu yüzyıllık takımın efsane başkanlarından birisi de Hanri Benazus idi.

Altay deyince ne geliyor aklınıza?

“1938’den beri maçlarını takip eden, fanatik bir Altaylıyım. 12 sene yöneticilik yaptım. Sanıyorum 4-5 senesi de başkanlık. Altay’ın B takımında da futbol oynadım. A takımına çıkmak nasip olmadı. Hayat şartları işte…”

Söyleşimizi Altay ile sonlandırıyoruz. “Ne mutlu Türküm diyene…” özdeyişini iliklerine kadar özümsemiş ve Atatürk’e dokunan, konuşan son kişi ile sohbet edebilmek müthiş heyecanlı ve zevkliydi.

Ayrılırken gülen gözleri ile yine aslanpençesi gibi kavradı elimi ve öyle vedalaştık…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx